2026 baharına garip bir gerilimle girdik. Bir yanda Ukrayna’da savaşın bir barış anlaşmasıyla sona ermesi ilk kez gerçekçi bir ihtimal olarak konuşuluyor; diğer yanda ise herkes, henüz susmamış silahların ardından gelecek asıl soruyu soruyor: Ateşkesin imzası kuruduğunda Karadeniz’in güvenliğini kim, hangi kuralla sağlayacak?
Bu soru, masaya yatırıldığı her seferinde aynı yere çarpıyor: İstanbul. Çünkü savaş sonrası Karadeniz mimarisinin neredeyse bütün ihtimal hesapları, Boğazlar’ın iki yakasından ve onları yöneten doksan yıllık bir antlaşmadan geçiyor. Mart 2026’da İstanbul’da -Anadolu Kavağı’nda- bir “Deniz Unsur Komutanlığı” kurulacağı haberinin yarattığı sarsıntı, tam da bu yüzden bir karargâh tartışmasından çok daha fazlasıydı. Sorulan şuydu: Türkiye, Karadeniz güvenliğine katkı verirken Montrö dengesini ve kendi inisiyatifini koruyabilir mi, yoksa bölgeye dışarıdan kalıcı bir askerî varlık mı davet ediyor?
Bu yazı, o sorunun peşine düşüyor. Ama önce, ortada nasıl bir “mimari” olduğunu görmek gerekiyor çünkü Türkiye, bu binayı aslında savaş bittikten sonra değil, savaşın tam ortasında inşa etmeye başladı.
Stratejinin Çapası: “Bölgesel Sahiplik”
Türkiye’nin Karadeniz’e dair stratejisini tek bir kavram özetliyor: bölgesel sahiplik. Bu kavram, Karadeniz’in tek bir devlet tarafından yönetilmesini değil, güvenlik meselelerinde önceliğin kıyıdaş devletlerde olmasını savunan bir yaklaşımı ifade eder. Bu anlayışta Türkiye önemli ve lider bir aktör olsa da amaç, bölge dışı askerî güçlerin belirleyici hale gelmesini önlemek ve kıyıdaş ülkelerin sorumluluğunu öne çıkarmaktır. Resmî söylemde sıkça vurgulanan bu ilke, basit bir teze dayanır: “Karadeniz’in güvenliği, öncelikle ve mümkün olduğunca, denize kıyıdaş devletler tarafından sağlanmalıdır.” Buna göre bölge dışı büyük güçlerin donanmalarının Karadeniz’de kalıcı biçimde konuşlanması, çözümün değil, sorunun bir parçası olarak görülmektedir.
Bu tezin hukuki çıpası Montrö Sözleşmesi’dir. 1936’dan bu yana Montrö, Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerine tonaj ve süre sınırları getirerek havzayı yapısal olarak “kapalı” tutmuş, böylece onu bir büyük güç rekabeti arenasına dönüşmekten alıkoymuştur. Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşı boyunca Montrö’nün 19. maddesini kararlılıkla uygulayıp savaşan tarafların savaş gemilerine boğazları kapatması, bu tezin en somut sınavıydı. Millî Savunma Bakanlığı’nın Nisan 2026’daki açıklamasıyla özetlediği gibi, bu sayede Karadeniz “geçmişte olduğu gibi günümüzde de geniş çaplı bir çatışma alanına dönüşmemiştir.”
Bölgesel sahiplik, bu yönüyle hem bir güvenlik doktrini hem de bir egemenlik beyanıdır. Türkiye, “buranın güvenliğinden ben sorumluyum” derken aynı anda “buraya dışarıdan kimse benim inisiyatifim olmadan giremez” demektedir.
Savaşın İçinde Kurulan Üç Sütun
Soyut bir ilke, somut araçlar olmadan boş bir slogandır. Türkiye son iki yılda bu ilkeyi üç ayrı yapıyla ete kemiğe büründürdü.
Bunların ilki ve en olgun olanı, Karadeniz Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu (MCM Black Sea). Savaşın istenmeyen bir mirası olan, demirinden kopup güney sahillerine doğru sürüklenen serseri mayınlar, ticari deniz trafiği için gerçek ve ölümcül bir tehditti. Türkiye, Romanya ve Bulgaristan bu tehdide karşı 11 Ocak 2024’te bir mutabakat muhtırası imzalayarak yalnızca kıyıdaş ülkelerden oluşan bir mayın avlama gücü kurdu. Her ülke birer mayın avlama gemisi ve bir komuta-kontrol gemisi (toplam dört gemi) ile katkı veriyor; komuta altışar aylık dönemlerle ülkeler arasında dönüşümlü olarak el değiştiriyor. Türk Deniz Kuvvetleri, 2 Temmuz 2024- 2 Ocak 2025 arasındaki ilk komutadan sonra, 8 Ocak 2026’da görevi ikinci kez devraldı; bu dönem 8 Temmuz 2026’ya kadar sürecek. Donanma Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu’nun vurguladığı gibi bu grup, “bölgesel sahiplik perspektifi” doğrultusunda, herhangi bir ülkeye karşı değil, salt seyrüsefer emniyeti için tasarlanmış savunma amaçlı bir girişimdir. Önemi semboliktir: NATO bayrağı altında değil, doğrudan kıyıdaş üç ülkenin iradesiyle yürütülen, bölgesel sahipliğin yaşayan bir kanıtıdır.
İkinci sütun, NATO çatısı altındaki Karadeniz Birleşik Görev Kuvveti (CTF-Black) karargâhıdır. NATO’nun bölgesel savunma planları kapsamında 2024’te kurulan bu yapının komutası ve ev sahipliği, yine bölgesel sahiplik ilkesi gereği 2028 yılına kadar Türkiye’ye verilmiştir; sonrasında komutanın kıyıdaş müttefikler arasında dönüşümlü olarak belirlenmesi öngörülmektedir. Şu an için yalnızca çekirdek kadro ataması yapılmış ve karargâhta sadece Türk personel görev almaktadır.
Üçüncü ve en tartışmalı sütun ise, İstanbul’da kurulması planlanan Deniz Unsur Komutanlığıdır (MCC). Burada kritik bir ayrımı doğru kurmak gerekiyor: bu yapı, yaygın algının aksine doğrudan NATO’ya bağlı değildir. Ukrayna’da olası bir barışın ardından devreye girmesi planlanan, NATO’yla ilişkisiz çok uluslu bir girişimin “Gönüllüler Koalisyonu”nun deniz ayağıdır. Çekirdek kadrosu 25 Ağustos 2025’te, tamamı Türk personelden oluşacak şekilde teşkil edilmiştir; 14 ülke katkı beyanında bulunmuştur. Resmî çerçeveye göre bu komutanlığın görevi, güvenlik ve istikrarın korunması, bölgesel sahiplik ilkesinin sürdürülmesi ve “Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile tesis edilen dengenin muhafazası”dır. 15-16 Nisan 2025’te Ankara’da yapılan toplantıda, Türkiye’nin deniz boyutundaki planlama faaliyetlerine liderlik etmeyi sürdürmesi ve Montrö’nün ortaya koyduğu hukuki çerçevenin planlamalarda esas alınması üzerinde mutabakata varılmıştır. Yani Türkiye, bu yapıyı Montrö’ye rağmen değil, Montrö’yü korumak için kurguladığını ileri sürmektedir.
“Gönüllüler Koalisyonu” ve Türkiye’nin Deniz Kartı
Bu üçüncü sütunu anlamak için Ocak 2026’da Paris’e bakmak gerekir. 6 Ocak 2026’da Paris’te toplanan “Gönüllüler Koalisyonu” liderler zirvesinde (Zelenskiy, Macron ve Starmer’in başını çektiği, ABD Başkanı Trump’ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un da katıldığı toplantıda) savaş sonrası Ukrayna’ya çok uluslu bir gücün konuşlandırılmasına yönelik niyet beyanı imzalandı. Kara, hava ve denizde güvenlik garantileri sağlayacak bu gücün operatif karargâhının Paris’te kurulması kararlaştırıldı; gücün temelini ise Ukrayna ordusu oluşturacaktı.
Dikkat çekici olan, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un bu zirvede Türkiye’nin “deniz alanındaki katkılarını” özellikle takdir etmesiydi. Bu, tesadüfi bir nezaket değildi. Çünkü olası bir güvenlik garantisi mimarisinde Karadeniz boyutu, coğrafya gereği Türkiye olmadan kurulamaz. Boğazlar’ın anahtarını elinde tutan, kıyıdaş üç ülkeyle zaten ortak görev grupları işleten ve Montrö’yü uygulama tekeline sahip olan ülke Türkiye’dir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu koalisyondaki deniz kartı, masadaki en güçlü kozlardan biridir: Avrupa, Karadeniz’de bir güvenlik garantisi istiyorsa, bunu ancak Türkiye’nin koyduğu hukuki çerçeve, Montrö, üzerinden ve Türkiye’nin komutasında yapabilir.
Türkiye’nin stratejisinin inceliği tam da burada beliriyor. Ankara, hem masada söz sahibi olmak (yani savaş sonrası düzenden dışlanmamak) hem de bu sürecin Montrö dengesini ve kendi egemenlik yetkisini aşındırmasını engellemek istiyor. Bunu da bütün bu çok uluslu yapıların komutasını kendi elinde tutarak, çekirdek kadroları Türk personelle doldurarak ve her açıklamada Montrö’ye bağlılığın altını çizerek yapmaya çalışıyor. Millî Savunma Bakanlığı’nın formülü nettir: bölgesel sahiplik ilkesinden ve Montrö’den “taviz verilmesi söz konusu değildir.”
Madalyonun Öbür Yüzü: Eleştiriler ve Rusya’nın Gölgesi
Bu noktaya kadar anlatılan tablo, bir başarı hikâyesi gibi okunabilir: Türkiye, savaşın kaosunu kendi liderliğini pekiştiren bir mimariye dönüştürmektedir. Ancak ciddi bir analiz, madalyonun öbür yüzünü görmezden gelemez ve bu yüz, Türkiye içinde de hararetle tartışılıyor.
Birinci itiraz anayasaldır. İstanbul’da yabancı unsur içerebilecek bir komutanlığın kurulmasının, Anayasa’nın 92. maddesi uyarınca yabancı asker bulundurma ve gönderme konusunda TBMM iznini gerektirip gerektirmediği tartışmalıdır. Hükümet, mevcut yapıların yalnızca çekirdek karargâhlardan ibaret olduğunu ve bir muharip unsur barındırmadığını belirterek bu eleştiriyi yanıtlıyor; ancak süreç barışla birlikte fiilen işlerlik kazandığında bu tartışmanın yeniden alevlenmesi kuvvetle muhtemel.
İkinci ve daha derin itiraz, doğrudan Montrö’nün geleceğine ilişkindir. Kimi analistler, İstanbul’da bir karargâhın ve buna bağlı yapıların kurumsallaşmasının, Karadeniz’deki askerî dengeyi fiilen değiştirebileceği uyarısında bulunuyor. Bu görüşe göre asıl risk, hukuki metnin kendisinde değil, algıda ve emsalde yatıyor: Rusya, Montrö’nün “ittifak yükümlülükleri” adı altında esnetildiği kanaatine varırsa, sözleşmenin meşruiyetini tartışmaya açabilir ve kendi güvenlik mimarisini Montrö’nün dışında kurmaya yönelebilir. Böyle bir senaryo, Türkiye’nin en büyük kozunu (Boğazlar üzerindeki tartışmasız egemenlik yetkisini) değersizleştirme tehlikesi taşır. Nitekim Rusya’nın Ankara Büyükelçiliği’nin 1 Nisan 2026’da konuya dair açıklama yapma ihtiyacı duyması, Moskova’nın bu süreci yakından ve tedirginlikle izlediğinin işaretidir; çünkü Montrö, Rusya için de Karadeniz’de bölge dışı donanmaların sınırlandırılmasının temel garantisidir.
Buna karşılık, süreci savunanlar farklı bir okuma sunuyor. Bu yoruma göre Türkiye’nin kurduğu karargâhlar birer askerî yığınak değil, tam tersine bir kontrol hamlesidir: NATO’nun ve müttefiklerin Karadeniz’e dönük planlamalarını Türkiye üzerinden yürütmek, komutayı ve inisiyatifi dışarıya kaptırmamak, bölgede bir “boşluk” oluşmasını engellemek. Bu mantıkta Türkiye, kendisi olmadan da kurulabilecek bir mimariye dışarıdan bakan değil, o mimarinin başmimarı olmayı tercih etmektedir. “Karadeniz ve Boğazların güvenliği NATO’ya bırakılıyor” iddiaları ise resmî ağızlarca kesin bir dille reddediliyor; çünkü Montrö durduğu sürece, Türkiye’nin inisiyatifi olmadan boğazlardan hiçbir şey geçemez.
Kağıttaki Hesap Sahadaki Gerçekliğe Uyuyor Mu?
İki yorum da aynı gerçeği farklı yerinden tutuyor. Türkiye, gerçekten de iki ucu keskin bir bıçağın üzerinde yürüyor. Savaş sonrası düzenden dışlanmak istemiyor; ama o düzene fazla dahil olmanın, kendisini koruyan dengeyi bozma riskini de görüyor. Bu yüzden attığı her adımı aynı cümlede iki şeyle birden çerçeveliyor: katkı ve taviz vermeme.
Bu dengenin sürdürülebilir olup olmadığı, önümüzdeki dönemin temel sorusu. Çünkü bir barış anlaşması imzalandığı an, bugün “yalnızca çekirdek kadro” olan yapılar gerçek bir göreve, gerçek gemilere ve gerçek kurallara kavuşacak. İşte o eşikte, kâğıt üzerindeki niyetler ile sahadaki gerçeklik arasındaki mesafe ölçülecek.
Belki de meselenin özü şu: Karadeniz’in savaş sonrası güvenliği, nihayetinde bir antlaşma metninden çok, o metni kimin, hangi kararlılıkla uyguladığına bağlı olacak. Montrö doksan yıldır ayakta, çünkü onu uygulayan irade tutarlı oldu. Türkiye’nin bugünkü stratejisi de aynı mantığın üzerine kurulu: Boğazlar’ı bir savaş alanı değil, bir hakemin masası olarak tutmak. O masanın başında kimin oturacağı sorusu ise, 1936’da olduğu gibi bugün de Türkiye için yalnızca bir güvenlik meselesi değil, bir egemenlik meselesidir.
Karadeniz, tarihi boyunca çevresindeki imparatorlukların birbirini kolladığı bir denge denizi oldu. Bugün o dengeyi koruma iddiasındaki ülke Türkiye; eldeki araçlar yeni, ama denklem şaşırtıcı derecede eski. Asıl sınav, savaşın bittiği gün başlayacak.